Ankara'da...

Ankara’da

(Tanıdığım Angaralı adama: Babama)

 

        “Şehrin ışıkları” diye başlayan klasik cümle Ankara’da hiç bitmez. Çünkü ışıklar sönmez. Zifiri karanlığı ancak içinizde yaşarsınız. Böylece Ankara’nın gri yüzü olur, içinizdeki rengi unutur bu şehre küfredersiniz…

Sizi, siz yapar Ankara. İçinizde ne varsa inatla yaşamanızı sağlar. Katlamaz, abartmaz, süslemez. Neyseniz “o”sunuz burada. Yani arkanızda deniz yoktur biri size bakarken, gözleriniz vardır sadece.  Binalar ise gözlerini olduğundan farklı göstermez, denizler gibi. Sizi, siz yapar Ankara. Hangi kelimeleri yutkunduysanız onlar dökülür ellerinizden, kollarınızdan, dudaklarınızdan. Sizin büyüttüğünüz sözcükler vardır, boğaz hediye etmez “inci” yi “gerdanlığı”; tepeler katmaz “ yedi” ye anlamını; şandan, ünden türetirsiniz “şanlı”yı; doğar doğmaz olmazsınız şanlı. Çiçek, böcek diye heyecanla yazılmaz marşınız. Ağıttan umut doğuran siz olursunuz. Cebinizde hangi kelime varsa masada kozunuz o olur. Hayatta da.

     Farklı olursunuz Ankara’da. Görmeyi karlı tepelerde gün doğumuna, aynı günün denize dalışına, Nemrut’un tarihine, Balıklı göl’ün ününe, Kordon’un kızlarına, Bodrum’un gecesine, Ayvalık’ın zeytinliklerine, Rize’nin yaylalarına, Dicle’nin-Fırat’ın hikâyelerine, Isparta’nın güllerine…

Hayatın karmaşıklığı tasvir edilir de Ankara’nın sadeliğine susulur. Bu yüzden siz görmelisiniz. Gün ağarmadan kalkmalı yüreğinizde uçuşan simli hayallerinizden üflemelisiniz şehrin üzerine. “Işıklar” ı bir de böyle görmelisiniz. Bir kuşla kucaklaşmanız gündelik hayatın içinde olmaz. Vapurda işinize giderken sizi zorla kucaklar martı. Fakat burada uykunuzu da, ekmeğinizi de bölmelisiniz sabahın sessizliğinde pencerenizde bir kuşla kucaklaşmak için.

Âşık etmez bu şehir insanı. Âşık olursunuz. Yeşillikler arasında fark edilmez kahverengi saçlarınız. Ellerinizin güzelliği, kıpkırmızı bir elma koparırken fark edilmez. Giydiğiniz beyaz elbisenin size yakışıp yakışmadığını rüzgâr haykırmaz. Masmavi bir gökyüzüne bakan gözlerle bir olmaz gözleriniz. Yaprak yaprak dağılmaz sözleriniz, kafe camlarında pus olur. Aldatırsanız,  aldanırsanız kir olur pis olur camlarda sözleriniz. Hayata baktığınız pencere “o” olur.  Kininizi, öfkenizi toprak almaz;  kuraktır. Gözyaşınız denize karışmaz, sokaklarda sel olur. Sesinizi dağlar saklamaz, hıçkırıklarınız yastıklarda boğulur. Anınızı saklayan papatyada taç değil; bir bankta eskimiş adınız olur. Bu yüzden “kara” dır sevdası Ankara’nın.

        Güçlü olmak zorundasınız bu şehirde. Naifliği, huzuru mutluluktan örülmüş duvarlarınızın içinde, kapalı ekranlarla paylaşırsınız. Çünkü ekranlar konuşursa siz susarsınız, çocuğunuz susar… “Başkent’te bugün” dendiğinde çatınızdaki gülücükler akar. Üstüne basanlar da haberlerdeki Başkentliler olur.   

        Teselliler ise masallardaki Polyanna değil;  onun için savaşan Jake olur. Mücadele etmeyi öğretir bu şehir. İnadına gülmeyi… Bir kale de kalsa tarihinin sayfalarından, sahip çıkmayı öğretir. Başta kendinize. Batıda, güneyde doğadan gelen saf güzelliktedir kadınlar, kuzeyde diridir, doğuda ezilir ve bunlar bilinir. Bildirilir. Fakat siz, ortada bir yerde “buradayım” demek için sahip çıkmalısınız aynada gördüğünüz yüze. Çünkü sizin sıfatlarınızın bahanesi yoktur. Bu yüzden sahip çıkmalısınız aynada gördüğünüze. Yönünüzü göstermez Ankara. Kalem, kâğıt da gelmez yardıma.  Aklınızla çizer, yüreğinizle yol yapar, sevdiklerinizle yürürsünüz Ankara’ dan      diyarlara.

         Adına “emeklilik” dersiniz. Bir çatı bırakırsınız Ankara’da. Çünkü yok olmaz bu şehirle bağınız. Ya sokaklarına isim olursunuz; ya üniversitelerinde, sokaklarındaki isimleri okursunuz.  Atatürk’ü anar, andıkça rahmet okursunuz Başkentli sevdiklerinize. Yok olmaz bu şehirle bağınız. Sadece “yok” olmuştur çatınızın altındaki üzüm bağınız.

Gizem Aydoğan

TOP