Adını ne koysam ?

Adını ne koysam ?

Mağlup olmuş bir takımın taraftarını andıran yüz ifadesi vardı. Yani üzülmüş de geçecek gibi… Yine üç noktalar yok yok böyle başlanmaz.  Kaderden nasibini almıştı tozlu raflardaki 45’liklerin bıkkınlığı ama gramofona ait olmanın masumiyeti vardı. Çok hilekâr… Samimiyet lâzım biraz, gerçek kelimeler; zorlu kelimeler değil zorunlu kelimeler lâzım. Aşırı üzüntü zararlı bir şey, belli kitleye hitap eder, hem romantizmin yoğun etkisi de cabası. Kelimeler bağırmamalı, sessizce – sevgiyle ağıt yakmalı. Kelimeler hecelenirken yutkunmalı ama nefes de almalı, yaşamalı.

Bu kadar bilindik bir acı anlatılırken sembollere gerek yok. Var mı? Tıpkı vücuduna yayılan bir zehir gibiydi. Sanki oracıkta, gözlerinin kaybolmuş feri yatıyordu.  Yüreği neredeydi? Aynada sadece koskoca bir kalp görüyordu, geri çekildi bir daha baktı bu sefer de aynada tek bir damla vardı. İnsan; yüzünü, gözünü görmekten nasıl vazgeçerdi de sadece kalbini görürdü, sadece gözyaşını görürdü. Çok mu basit oldu? Zaten yaşıyoruz bunu çoğu zaman. Kocaman, ıslak, taze, üzerinden çikolata akan bir kek gördüğümüzde sadece “bir çatal” olmuyor muyuz? Acıyı anlatırken koca bir kalp görmek, gördüğünü söylemek çok basit.

Şuradan başlamalıyım: Yusuf Amcanın bitmek tükenmek bilmez enerjisinin, inancının spagettinin ağza çekilmesi gibi ruhundan kayboluşundan başlayalım. Spagetti dedim… Yok yok bu yazı başlamaz. Ama Yusuf Amca ne zor adamdı. Enerjikti evet! Her yerde görülebilirdi. Camide cemaatin arasında, torun sandıklarıyla parkta, kahvede siyaset meydanında, Zeki Müren’i dinlerken sahnede bile olurdu… Yün yeleği, tertemiz ayakkabıları, mis kokan sakalları, yarısı dökülmüş dişleri, olmakla olmamak arasında kararsız saçları ve de ağzında koca bir şapırtısıyla her yerde görülürdü. Naif bir hikâyenin kahramanı olamazdı aslında, olsa olsa bir Anadolu hikâyesinin yan kahramanı olurdu. Çok konuşurdu Yusuf Amca, üç kişilik konuşurdu sanki. Kendi sorar, kendi cevaplardı, kendi söyler kendi dinlerdi, kendi anlatır kendi eğlenirdi, kendi kızar kendi hak verirdi. Hak verirdi demişken… “Gülveren Teyze” ne tatlıydı. Onu anlatmaya kelimeler yetmez, nasıl anlatmalı onu? Deniz gibiydi gözleri, insan içinde kaybolur öyle derin bakardı. Yoksa hikâyeye onunla mı başlasam? Tüm güller elinden çıkmış kadar adıyla özdeşleşen bir kadın tanıyorum, tahta kapının adından muhabbetle bakan gözleri, beyaz incecik ellerindeki unla aynı renkte olan saçları, vücudunu örten fuşya elbisesi ve güneş kadar, kum kadar, bir bebeğin kokusu kadar sıcak gülümsemesi… Evet hikayeye bu muhteşem kadınla başlamalıyım. Hepimizin içi o. İçimizdeki saklı ses o.

Öyle de yine yetmiyor bu kelimeler Gülveren Teyzeyi anlatmaya, onu kelimelere sığdıramam. Onu anlatmam için “…”  koymam lazım. Onu anlatmam için beyaz bir sayfayı boş bırakmam lazım. Onu anlatmam için başlık atıp susmam lazım. Gülveren Teyzenin yaptığı gibi.

Üç kişilik konuşurdu, kendi kızar kendi hak verirdi. Hak verirdi demişken tüm mahalle de Yusuf Amcaya hak verirdi. Hep ağlayacakmış gibi bakan Gülveren Teyzenin kalbinden başlamalıyım hikâyeye.

Gül bahçesindeki has gülü, oğlu Turab. Toprağın babası anlamına gelirdi ismi. Gülveren Teyzeye can veren toprak. Adını ne koysam.

Yusuf Amca; gözlerinin ferini, Turab’ ın askerde ölümünden sonra hiç konuşmayan Gülveren Teyzenin yataktaki cansız, ince, bembeyaz avuçlarına bıraktı. Una bulandı gözlerinin feri Gülveren Teyzenin avuçlarında. Madem öyle, hikâyeye topraktan başlamalı.

Gül, fazla seçici olmamakla beraber en iyi bağ toprağı da denilen hafif kırmızımsı, kumu killi toprakta yetişir. Gül, bakır toprakları sever. Bakır renk; onun için savaşılırken üzerine damlayan kırmızı yaşlarla olmadığı sürece.  Bakır renk; üzerine Turab yıkılırken dikenlerini annesinin kalbine hediye etmediği sürece olurken. Bakır renk; güllerin, fidanların ağlamasından oluşmazken… Yok yok! Başlamadan bitireyim hikâyeyi.

Bakır bir cezvede köpüklü bir kahve içeyim, içelim gördüğümüz her dokunaklı hikâyeyi yok sayarken…

Adını ne koysam

                                                                                                                      Gizem Aydoğan

TOP